Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Kültür Topluluğu'nun Blog Sayfasına Hoşgeldiniz. Hoşça vakit geçirmeniz dileğiyle...
Arkadaşlar Facebook Grubumuza da bekleriz.

17 Ağustos 2012 Cuma

İnsanoğlu flash belleğe dönüşecek!


İnsanoğlu flash belleğe dönüşecek!

Bilim adamları 53 bin 426 kelimelik bir kitabı DNA'ya depolamayı başardı. Bu gelişmeyle birlikte insanoğlunun bilgiyi başka bir araca gerek duymadan doğrudan hücrelerinde taşımasının önü açıldı.

Bilim tarihinde bir ilk daha yaşandı. Harvard Üniversitesi'nden araştırmacıyla 53 bin 426 kelimeden oluşan bir kitabı başarıyla DNA'ye çevirdi.

Bu başarı DNA'in bir depolama sistemi olarak kullanılmasının yolunu açtı.

Science dergisinde yayınlanan makalede DNA molekülleri üzerinde büyük miktarda veri depolanabileceğini kanıtlamak için yapıldı.

Araştırma sonuçları DNA'in flaş belleklerden çok daha fazla bilgiyi depolayabildiğini ortaya koydu.

Araştırmacılar kitabın metninin yanı sıra 11 fotoğrafı ve bir javascripti programını da ikili kodlara dönüştürerek depoladı.

İşte ilk nükleer Türk füzesi: İbrahim


İşte ilk nükleer Türk füzesi: İbrahim

İşte ilk nükleer Türk füzesi: İbrahim -GALERİ-Evet, efsane gerçek çıktı. Türkiye’nin nükleer başlıklı füzeleri vardı. Ama bu füzeler ABD’nin ‘geçici’ hediyesiydi. Üstelik, NATO ülkelerinden başka gönüllü çıkmayınca ABD, Rusya’ya gözdağı verecek nükleer başlıklı füzelerden 15’ini Türkiye’ye 1961’de teslim etti. İzmir Çiğli’ye yerleştirilen ve ‘İbrahim’ adı verilen füzeler, ABD’nin Rusya ile Küba krizini aşmadaki kozu olunca 1963’te geri götürüldü.

ABD 2 BİN TÜRK SUBAY-SİVİL EĞİTTİ
İzmir Çiğli’de konuşlu füzeler için Türkiye’nin toplamda görevlendirdiği asker-sivil personel sayısı 2 bini buldu. Türkiye’nin füzelerin idaresini devralması için ABD’ye eğitime gönderilen subaylar, 18 Nisan 1962’de deneme atışı da yaptı. NASA’nın Cape Canaveral’daki üssünde tamamen Türkler’in komutasındaki bir Jüpiter füzesi başarıyla fırlatıldı.
Türkiye’deki füzelerin başından ilginç olaylar da geçti. Füzeler açıkta durduğu için çevredeki köylüler ne olduklarını soruyordu. Onlara füzelerin minare olduğu anlatılıyordu. ABD Senatosu bir araştırma için geldiği Çiğli’de bir füzenin motoruna bir kurşun isabet ettiğini de ortaya çıkardı. Bir füzenin de elektrik bataryasının patladığı ve kontrol panelinin bozulduğu anlaşıldı.

En son Wikileaks belgelerinde yazınca bir kez daha gündeme gelen İncirlik Üssü’nde nükleer silah olup olmadığı tartışmaları tekrar alevlendi. Türkiye’de nükleer silah olduğu ise bir dönemherkesçe biliniyordu.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Bilim insanlarını şaşırtan keşif

Alzheimer Parkinson

Bilim insanlarını şaşırtan keşif

İnsan beyninde kanalizasyon buldular!



Alzheimer veya parkinson gibi hastalıklara neden olan, sağlığa zararlı atıklar, "kanalizasyon boruları" tıkalı olmadığı sürece, beyin tarafında atılıyor.

Beyin, özel hücrelerden oluşan kanalizasyon ağıyla beyin sıvısı ve atıkları, basınç yardımıyla temizliyor. Sistem, vücuttaki lenf yollarınınkine benzer bir görev üstleniyor.

Science Translational Medicine'deki makaleye göre, bugüne dek, atıkların dokudan kan damarlarına difüzyonunun çok yavaş ve pasif olduğu düşünülüyordu. Ancak yapılan keşif, beynin buna ek olarak, çok daha hızlı çalışan başka bir arıtma sisteminin bulunduğunu gösterdi.

ORGANLAR İÇİN ATIK TEMİZLEMEK ÇOK ÖNEMLİ
Araştırmayı yürüten, Rochester Üniversitesi bilim insanlarından Maiken Nedergaard, her organ için atık temizlemenin çok önemli olduğunu belirterek, beyin içinse bunun daha da büyük rol oynadığını kaydetti.

Alzheimer veya parkinson gibi tüm dejeneratif hastalıklarda beyinde atıkların biriktiğini hatırlatan Nedergaard, bunların da zaman içerisinde beyin hücrelerine zarar verdiğini, hatta bunları öldürdüğünü ifade etti. Bugüne dek, beyinde bu atıkların temizlenmesi için sadece bir yol bulunduğunun düşünüldüğünü anlatan Nedergaard, bu sistemde de beyin sıvısının çok yavaş şekilde, içindeki atık maddelerle birlikte damar duvarından sızarak kana ulaştığını belirtti.

Nedergaard, "Ancak şimdi görüyoruz ki beyin sandığımızdan çok daha organize, hızlı ve etkin şekilde kendisini arıtıyor" dedi.

Monna Rosa |Şiiri ve Hikayesi|-Sezai Karakoç



Mona Roza şiirinin her kıtasının baş harflerine dikkat edersek Muazzez Akkayam ismi ortaya çıkar.
Sezai Karakoç üniversitedeyken bir okul arkadaşına sevdalanır.. Fakat kendisini yakışıklı bulmadığı için ona bir türlü açılamaz..
Bir gün cesaretini toplayıp aşkını Muazzez Hanım´ a arzeder..Fakat reddedilince çok üzülür..
Neyse okullar tatil olur..Muazzez hanım Geyve´ de yazlıkta kalmaya başlar..
Sezai Karakoç ta tam karşısındaki yazlığın bahçesinde bahçıvan olarak çalışmaya başlar..
Her gün karşılıksız sevgi duyduğu sevgilisinin pencereye çıkmasını bekler..
Derken okul başlar Sezai evlenme teklif eder Muazzezine yine reddedilir, Muazzez sınıfın en hovarda öğrencisine aşıktır çünkü..Okul biter Muazzez hovarda delikanlı ile evlenir..Sezai karakoç 19 yaşındayken okulun kantininde yazar Mona Roza şiirini..Birgün öğrenirki o canını verecek kadar sevdiği Muazzezi mutsuz evlilik yapmış ve eşinden boşanmıştır.
sezai karakoç katıldığı bir törende mona roza şiirini okur ve bu şiiri ilk kez orda okumuştur...

9 Ağustos 2012 Perşembe

William Shakespeare'ın Tiyatroyla Tanışması


Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş.
Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan, avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:

- Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!…


Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye.

Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış. Adamsa:

- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek… demiş.

Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun, ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.

- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım… demiş ve gitmiş.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Şehzade Mustafa


Arkadaşlar, sizle Sultan Süleyman'ın oğlu, şehzade Mustafa'nın hikayesini paylaşmak istiyorum. Paylaşacağım hikaye elbette rivayetlerden ibarettir. Elbette ki, rivayetlerin tamamen doğruluğuna inanmayacağız; yazılanlardan dönemin düşünce tarzını ve ruh halini anlayıp yorumlar yapacağız. Bu hikayede ve de Şehzade Mustafa'nın diğer tüm hikayelerinde bir tepki görüyoruz. Şehzade Mustafa o derece abartılır ki, sanki tek başına dünyayı fethedecek. Bunun sebebi şudur: Sultan Süleyman'dan sonra yerine geçen Sultan 2.Selim zamanında devlet buhranlar yaşadı ve de Selim bu durumu idare edebilecek kabiliyete sahip değildi. Büyük bir ihtimalle o dönemi yaşayan halk, ah şimdi Şehzade Mustafa olsaydı diyordu. Çünkü; biz daha önce de bahsettiğimiz gibi hemen baştakine suç bulur ve de aciz kaldığımız anda ölmüş insanlardan medet umar ve sürekli keşke deriz. Bu düşünce tarzının yanlışlığı açıktır. O dönemin yazarları da bu düşünce tarzından hareketle devletin çöküşünü Şehzade Mustafa'nın ölümüne yormuşlar ve de onun ölümünden sorumlu olan Hürrem Sultan'ı da düşman bellemişlerdir. İşte, bizim faturayı hemen düşünmeden kesmemizden dolayı bazı şahısların nasıl zan altında kaldıklarını görüyoruz. Hoş, Hürrem Sultan çok masum değildi, Şehzade Mustafa'nın ölümünde en büyük pay sahibi olduğundan da şüphemiz yoktur, fakat tarihin seyrini değiştirebilecek derecede önemli bir şahsiyet olarak göstermemiz bizlere yakışmaz. Mantıklı bir şekilde düşünüp yorumları yapmamız gerekiyor, zira Hürrem Sultan'dan sonra devletin duraklama devrinde gücü eline alacak olan Valide Sultanların yanında Hürrem melek gibi kalır.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Güneşe Sırtını Dönmek


Arkadaşlar son günlerde kafamda yoğurdum bazı konular hakkında beyin fırtınası yapmak istiyorum. Bu nedenle de hep beraber tüm Türk Tarihi'nde hatta Dünya İmparatorluk'lar tarihinde Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine ve de Osmanlı denince ne ifade edildiğine iyice göz atalım.
Biliyorsunuz Roma
İmparatorluğu Barbar kavimlerin akınları sonucu ikiye ayrıldı. Tüm kitaplara barbar olarak geçen sözün anlamını biliyoruz herhalde; barbar sözcüğü yağmalamak,talan etmek,kırıp geçirmek manasındadır. Roma İmparatorluğu kendini ikiye ayıran sebepler arasında gördüğü diğer kavimleri bu isimle adlandırdı. Neden? Çünkü; Avrupa'nın tarihine büyük bir tesir yapacak bir olaydır bu. Avrupa'nın da genetiğinde vardır karşı tarafı küçük görmek ve karalamak. Barbar kavim olarak adlandırdıkları kavimler yağma ediyor, insanları katlediyor, düzenli şehirlerde yaşamıyorlardı. Peki, o muhteşem Roma şehirlerinde neler yapılıyordu? Yahut, Romalılar savaştan sonra kaleleri yağmalamıyorlar mıydı? Romalılar'ın medeniliği yerleşik hayatta yaşamalarından mı kaynaklanıyor? Bu sorulara yanıt aramak gerekiyor, çünkü bu anlatılanlar tarih gibi görünse de bugünkü politikaların altında da bu bakış açısı yatıyor. Bizler barbar olduğumuz için soykırımlar yaparız, fakat onlar medeni bir biçimde katliam yaptıkları için o soykırım olmaz. Avrupa tarihinde her zaman güç çok önemli olmuştur. Gücü ele geçiren diğerlerini de ele geçirmiş olur. Avrupa'da bir ülke gücü eline geçirirse kendi Avrupa'lı komşu ülkelerine de acımazdı. Bunların örnekleri tarihte de çok vardır. Yani, emperyalizmin, kapitalizmin,komunizmin vs. Avrupa'da doğması tesadüf değildir. Hepsinin birer tarihi tabanı var.